Bu yazı okunurken Agnes Obel – Riverside dinlenilmesi tavsiye edilmektedir.
Sandalye teorisi der ki, herkesin hayatında bir masa vardır. Ve masanın etrafı ikiye ayrılır. Birbirini eninde sonunda bulan, kendine kendin gibi olanı çektiğin sandalyeler..
Sana değer verenler
- Selamınla kelamınla gözünün içine bakarlar,
- Boş sandalye her zaman vardır, yoksa bile bulup yaratırlar adeta
- Orda olman çok doğaldır, ait olduğun yerdir
Senin varlığını kabul etmek istemeyenler, fazlalıkmışsın gibi hissettirenler ;
- Sandalye boş olsa bile sahibi varmış gibi davranırlar, açık açık otur demezler
- Herkese iyi davranırlar, bir sana gelince iyilik perileri gider, asıl yüzleri ortaya çıkar
Genelde bir ortama girdiğimde üç ay kuralım vardır. O masaya ait olup olmadığımı, gerçekten kendime ait bir sandalyemin olup olmayacağını üç ayda anlarım. Üç ayın sonunda o sandalye benim için ayrılmışsa tümüyle enerji de sinerji de oturmuş anlamına gelir.
Kahkahalarımı ve sohbetimi, samimiyetimi esirgemeden paylaşırım.
Uzun süredir bunu düşünüyorum, ait miyim diye sorguluyorum bir çok şeyi. Bugün bir çift gözün uzun uzun gözünü kaçırmadan bakmasıyla anladım farkettim, benliğimi o masaya ait olup olmadığımı, ne yapmam gerektiğini ve neye, nasıl çekildiğimi.
Hissettim ki; Her masada sizin için sandalye ayrılmasına gerek yoktur.
Farkettim ki; Siz sadece ait olduğunuz masalarınıza sahip çıksanız yeter.
Biliyorum ki; Günün sonunda sizi sizin gibi hissedenler bulacaktır, masa siz istemeseniz bile etrafınızda şekillenecektir.
Farkettiren, hissettiren, bilmemi sağlayan o değerli kişiye bin teşekkür diyelim 🙏🏼♥️
Hayat enerjinizi kaybetmeden, sağlıkla ve huzurla
Yazılarını yeni keşfettim, vakit buldukça okumaya devam edeceğim. Benim için güzel bir keşif oldu.
Ankara yazını da okudum; herkes için farklı ama iz bırakan bir şehir.
Bu yazına gelecek olursam…
Herkesin bir masası yoktur, bazı insanlar kendi masasını kurmak zorundadır.
Ve bence asıl güç
Kendi masasını kurabilmek, yalnız kalmayı göze alabilmektir.
Bazen de en net farkındalık,
keyifli bir günün ardından montunu alıp, kulaklığını takıp,
hiçbir yere ait hissetmeden yürüyebilmektir.